Fizyoterapistler İsyanda

Bir meslek düşünün dünyanın en değerli 10 mesleğinden birisi diye başlayıp size sayfalar dolusu bu meslek hakkında bilgiler paylaşabilirim ama zaten ülke gündemiyle sıkkın olan canınızı daha fazla sıkmanın manası yok. Sadece çok basit örneklerden bahsedeceğim size..

Kimdir bu Fizyoterapistler ve neden varlar ;

Yeni doğmuş bebeğinizden başlayayım anlatmaya. Sizden bir parça olarak dünyaya getirdiğiniz bebeğiniz daha gözlerini açmadan Fizyoterapiste ihtiyaç duyabilir bu dünyada. Çeşitli nedenlerde engelli doğan evladınızın hayatı boyunca hiç yürüyemeyeceğini düşünün veya da başını yukarı kaldırıp o boncuk boncuk gözleriyle size hiç bakamayağını. Ne kadar acı ne kadar ümitsiz bir hayat olurdu sizin için değil mi ama hayır merak etmeyin Fizyoterapistler var ve çocuğunuz başını dik tutabilecek. Adımlar atıp yürüyebilecek. Ve emin olun Fizyoterapisti çocuğunuz o ilk adımı attığında en az sizin kadar sevinecek.

Günümüzde o kadar çok arttı ki kazalar. İster iş kazası olsun, ister trafik kazası veyahutta silahla yaralanma.. Başınıza böyle kötü bir olayın geldiğini düşünün.Ve bu kaza neticesinde bir daha hiçbir zaman ayağa kalkamayacağınızı. Bu acıya yürek dayanır mı? Evet dayanmaz ve dayanmak zorunda değilsiniz. Sırf siz bir daha o eski konforlu ve bağımsız hayatınıza dönesiniz diye Fizyoterapistler var. Sizinle bir bebekle ilgilenir gibi ilgilenecek ilk adımı attığınız da, ilk defa ayağa kalktığınızda ailenizden bir bireymiş gibi sevinebilecek bir Fizyoterapistiniz var.

Bugün hangimiz bir spor branşını icra etmiyoruz. Hangimiz bir spor takımının taraftarı değiliz ki. Siz spor müsabakasında veya antremanında sakatlandığınızı düşünün. Veya çok sevdiğiniz bir sporcunun sakatlandığını. Hanginiz adeta bir aşkla bağlı olduğunuz spordan veya sporcunuzdan mahrum kalmayı istersiniz. Ki kalmak zorunda da değilsiniz. Çünkü bunun için gecesini gündüzüne, canını dişine takacak bir Fizyoterapistiniz var.

Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki şehit haberleri gelmesin diye bir vatan evladı daha gazi olmasın diye her gece dua ediyoruz. Peki sizin için canını dişine takmış bir gazinin bir daha hiç yürüyemeyeceğini düşünsenize veya kollarını hiç kullanamayacağını. Bu vebalin altından kalkabilecek misiniz. İşte sırf o minnet duygusunu boşa çıkarmamak için gazimizin tekrar sapasağlam ayağa kalması bağımsız yaşamasını sağlayabilmek için çalışan Fizyoterapistler var.

Evet her meslek dalında olduğu gibi Fizyoterapistlerin de çok sorunu ve problemi oldu bu ülke de. Ama biz Fizyoterapistler hiçbir zaman mesleğimize olan aşkımızdan bir dirhem olsun kaybetmedik. Ama bugün aldığımız bir haberle bizim 4 senede gecemizi gündüzümüze katarak bitirdiğimiz bölümümüzün önlisans mezunlarına uzaktan eğitimle Fizyoterapist ünvanı verileceğini öğrendik.

İşin üzülenecek tarafı mezun sayısının artmasından ziyade bence Fizyoterapistleri mesleğine küstürmeniz. Emin olun bu ülkede istemediğiniz kadar Fizyoterapist yetiştirebilirsiniz ama bizlerin mesleğimize olan aşkımızı elimizden alırsanız bizden çok o yukarıda bahsettiğim insanların hayatlarınıve hayallerini ellerinden alacaksınız. Elinizi vicdanınıza koyun ve birkez daha düşünün

Reklamlar

Arel Üniversitesi

Bugün güne mezunu olduğum “Arel Üniversitesi”nin Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde görevli olan, ‘profesör’ ünvanlı öğretim üyesi Ahmet Atilla Şentürk’ün, sosyal medyadan “Her şehide karşılık, bir HDP’li vekilin indirilmesini” önerdiği ve Üniversitemizin de jet bir kararla Şentürk’ü uzaklaştırdığı.” haberiyle uyandım.

Açık konuşmak gerekirse bu haberi okuduğumda kendi adıma utandım. 4 yıldır eğitim gördüğüm Arel Üniversitesinde her ne kadar “Özel Üniversite” yaftalaması yapılsa da iyi bir eğitim aldığımı düşünüyorum.

Keza üniversite eğimi dediğimiz şey oturduğunuz sıralarda önünüzden akan ders sunumları bin bir zorluklarla girdiğiniz vize veya final sınavları değildir. Üniversite ailesinden ilk defa kopmuş bir gencin birey olmayı öğrendiği aile ortamıdır. Bu ortamda yurtta da kalsanız eve de çıksanız geçim derdinin ne olduğunu öğrenmeye çalışırsınız. Ailenizden uzakta ilk defa Anadolu‘nun her köşesinden hatta yurtdışından gelen insanlarla aynı ortamı paylaşmayı aynı yemeği yemeyi aynı odada kalmayı öğrenirsiniz.

Üniversite bir zenginliktir. Üniversite kültürlerin harmanlandığı görüşlerin tartışıldığı fikirlerin filizlendiği bir yuvadır. Arel üniversitesi de bunu bana bir gün olsıın eksik yaşatmadı. Kürt arkadaşımda oldu Türk arkadaşımda Hristiyan arkadaşım da oldu Müslümanda alevi insanlarla da paylaştım yemeğimi Şii olanlarla da. Ben hiçbir zaman yadırgamadım yanımdaki insanın fikirlerini bin bilseydim bile onda olan biri öğrenmeye çalıştım hep..

Evet her öğrencinin bir fikri bir ideolojisi vardı aynı bizim de olduğu gibi ve bunu özgürce ifade edebildi Arel üniversitesinde. Hocalarımızın da fikirleri oldu ve olmak zorunda. Hocalarda bizimle aynı ortamı paylaşırken bunu en iyi şekilde bize lanse etmeye çalıştı.

Ahmet hocayı şahsen tanımam bilmem ama kendisi branşında Türkiye‘nin önde gelenlerinde olduğunu izlediğim seminerlerinde net bir şekilde ortaya koymuş. Alanında sevilen ve saygı duyulan bir eğitim neferidir.

Türkiye’de bugün ki siyasi yapı gereği herkes bir fikrini sunarken ortaya topuzun ucunu bir şekilde kaçırabiliyor. Bu gayet doğaldır artık mantık çerçevesinin önüne bir miktar duygular da geçti.

Ama ben ne hocamızın ne de bizlerin toplumun bu zor günlerinde fevri davranışlarda bulunmasını çok yadırgamadım. Sonuçta top yekün ülke olarak zor bir süreçten geçiyoruz. Artık şehit haberlerine, ölen, yitip giden gencecik canlara ağlamaktan göz pınarlarımız kurudu. O yüzden fikirlerimizi dile getirirken bir kez daha düşünelim bir kez daha akıl süzgecinden geçirelim.

Unutulmamalı ki bu toplum aynı çatı altında yaşamayı üniversitelerde okullarda hocalarıyla farklı yerlerden gelen arkadaşlarıyla öğrenecektir.

Umarım bu olay ne Ahmet hocamıza ne de Türkiye’de geleceğin yöneticilerini idarecilerini hocalarını yani geleceğin toplumunu yetiştiren bir eğitim kurumuna linç kampanyasına dönüşmez..

Üniversiteler toplumun ufak bir bahçesidir hayata ve ne kadar çok renk varsa o kadar güzeldir bahçeler.

İstanbul

Süryaniler için  Alexandre, Latinler için Anthusa, İtalyanlar için Constantinopoli bizim için ise 1930’dan beri İstanbul. Tarih boyunca o kadar farklı isimle adlandırılmış ki bu şehir. Aslında şaşırmamak. Biz bugün bile kelimelere, sayfalara hatta kitaplara sığdıramıyorken İstanbul’un güzelliklerini tarih boyunca bu şehrin tek bir isimle telaffuz edilmesini beklemek hayalden öte geçmezdi tabi. Peki nasıl atıldı bu şehrin temelleri!

Rivayete göre;

Koressa’nın oğlu, Yunanistan’ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfoi kâhini gideceği yeri tarif etti;
“Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak.” Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı ve bağırdı: “Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?”. Delfoi kâhinini hatırladı genç adam; “Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini.”

Körler ülkesi, günümüzün Kadıköy’üdür! İstanbul’dan çok yıllar önce kurulmuştur “Khalkedonia”, yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip
soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu’nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden adeta büyülenmişti.

Khalkedonia’nın neden “Körler Ülkesi” tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi!

Hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas’tan dolayı, “Byzas’ın kenti” anlamında “Byzantion” dendi…

Byzas’dan sonra gelen nesiller bu şehire hiçbir zaman kör gözlerle bakmadılar ve hep baş tacı ettiler. Uğruna nice kanlar döküldü nice entrikalar çevrildi ama İstanbul güzelliğinden zerre değer kaybetmedi.

Bende ki İstanbul aşkı çocukluğumun ilk yıllarında belerdi. Hiç görmediğim hiç duymadığım semtlerinin fotoğraflarına baktım yıllarca. Çok hayal kuran biri olmasam da daha o yaşlarımda kafama koydum bir gün İstanbul’da yaşayacağımı. O kadar sahiplendim ki bu dileği kirlenmesine hiçbir zaman izin vermedim.  Sanki ailemden bir bireymiş gibi davrandım İstanbul’a. Her ne kadar görmemiş olsam da hiçbir sokağına taşı toprağı altın olan bu şehrin hiçbir zerresine laf ettirmedim yıllarca.

O kadar özeldi ki İstanbul. Hayallerimdeki büyüsü bozulmasın diye tamda hedeflediğim seneye kadar hiç ayak basmadım. Ne okul gezilerine katıldım içinde İstanbul olan ne arkadaşlarıma eşlik ettim rotasında İstanbul bulunan.

İstanbul’a gidip gelenler hayranlık içinde anlatırlarken o şehri ben hiç imrenerek bakmadım onların anlattıklarına. Zaten ben İstanbul’da okuyacak orada yaşayacaktım.

Beklediğim zaman geldiğinde üniversite tercihleri yaparken emin olduğum tek bir şey vardı kafamda. İstanbul’da okuyacaktım ve bu doğrultu da sadece İstanbul’u yazdım.

İnsan ümidini kaybetmemeli hiçbir zaman. Bir şeyi ne kadar çok istersen ne kadar çok rotanı o yönde belirlersen muhakkak ki başarırsın.

Evet bir çocukluk hayalim bir çocukluk idealim İstanbul’a geldim. Okulu bitirdim. İnsanlar memleketlerine dönerken ben hala o hayalini kurduğum şehrin içerisindeyim.

Peki sorsanız bana İstanbul’un her yerini gezdin mi biliyor musun diye?  Çoğu yeri bilmiyorum hala. Çünkü ben İstanbul’a doymak istemiyorum. İstanbul ne kadar özelse gidilecek yerleri de o kadar özel olmalı benim için.

Yeni bir oyuncak almış çocuk gibi davranıyorum İstanbul’a. Hiç bitsin istemiyorum. Her köşe başında unutulmaz bir hatıra olsun istiyorum. İşte sırf bu yüzden hoyratça harcamıyorum ben İstanbul’u. İstanbul kadar özel olsun istiyorum hatıralarım gezdiğim her metrekarede.  Eğer bir gün son nefesimi verecek olursam yine benim için özelliğini kazanmış ve ölümsüzleşmiş bir İstanbul köşesinde hayata gözlerimi yummak istiyorum.

Çünkü diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul var oldukça yaşayacak ve ben o yaşanılan içerisinde belki bir yağmur tanesi olarak belkide bir ağaç dalı olarak yine geleceğim istanbula hiç gitmemek üzere hep deviye olacağım bu şehirde.

Olası erken seçim analizi

7 Haziran seçimlerinin üzerinden tam 77 gün geçti. Seçim gecesi ne kadar da umutluyduk ülke adına. 13 yıllık Akpiktidarından sonra sözde “istikrarın” sürmemesini isteyen halk ülkede bir koalisyon olmasını istedi. Chp ve Hdp’de adeta bir seçim zaferi sarhoşluğu varken Akp’de ise tam bir bozgun havası vardı.Mhp‘de nasıl bir hava olduğunu biz zaten anlayamadık. Bahçeli üslubuna yakışan şekilde bu halk bize ana muhalefet hakkı verdi dedi ama galiba o anda milletvekili sayısının Hdp ile eş değer olduğunu bir anlık düşünmedi. Ya da mecliste bizim için yok hükmündedir dediği Hdp’yi o gecede yok saymıştı. Açıkça konuşmak gerekirse Bahçeli hayatında kazandığı ve kazanabileceği en iyi seçim sonucunu heba etmeye çok yakın. Aklı başında olan bir birey bu ahvalde olası bir Chp-Mhp koalisyonu olmasını Hdp’nin bu ortaklığa dışarıdan destek vermesini bu hükümet döneminde de yolsuzlukların üzerine gidilmesini bekliyordu. Eğer bu beklenti yerini bulsa ülke bir normalleşme dönemine gİrecek ve iddia edilen yolsuzluklar yargılamada aklanmaz ise ortak bir tabana sahip olan Mhp Akp’nin olası tepki oylarını alabilecekti. Bu dönemde de ülkedeki normalleşme gerçekleşecekti. Ama Bahçeli’nin seçimi bu yönde olmadı. Zaten işin hazin sonu da o saatten sonra başladı. Önce cumhurbaşkanı yetkilendirmeyi geciktirebildiği kadar geciktirdi ve Türkiye’de uzun bir kış uykusuna giren terör belası bir anda yeniden hortladı ki ne hortlama. Bir tarafta IŞİD bir tarafta PKK iki koldan Türkiye’de terör eylemleri yapmaya başladı. Bu da doğal olarak ülkede tek başına iktidar dönemi bitti o yüzden terör bu kadar etkin hale geldi olarak lanse ettirilmeye başlandı. Yıllarca terör ve kandan besleniyor denilen Hdp kan akmasın diye sağdan sola koşarken iki taraf arasında mekik dokurken Suruç’ta ki malum katliam gerçekleşti. Üstelik olaya gerçekleştiren IŞİD militanı elini kolunu sallayarak ülkeye girmiş ve üzerindeki bombayla onlarca kişiyi katletmişti. Mhp olağan gücüyle hükümetin IŞİD diye başlatılan hava operasyonlarında PKK’nın üzerine yönelen bombardımandan o kadar mutlu oldu ki insan kendinİ şu soruyu sormaktan alamadı ” acaba bu ülkede kan üzerinden siyaset yapan kim?”

Açık konuşmak gerekirse istikşafi görüşmeler sonrasında ben ülkede beklenen bir Akp-Chp koalisyonu çıkacağını düşünmüyorum. Davutoğlu her ne kadar Twitter’da Kılıçdaroğlu‘nu  follow etse de unfollow etmek o kadar da zor değil.  Mhp tabanına hitap eden Saadet ve BBP tabanında büyük yankı bulan Akp’nin terörle mücadelesinin getirisi olarak Akp’nin olası bir erken seçim isteyeceğini ve olacak olan bu seçimde Akp’nin tek başına iktidar olacağı zihniyetini sonuna kadar savunacağını düşünüyorum. Peki bu düşünce ne kadar yerinde.

Şimdi oturup mantıklı düşündüğümüzde.  Chp’nin oyunda bir azalma olacağını zannetmiyorum. Hdp’nin ise baraj altında kalma ihtimalini öngörmüyorum. Her ne kadar Bahçeli Hdp’ye oy verenlere boğazdaki villalarında viski içen “şerefsizler” yakıştırmasını yapsa da %13 oy olan bir partinin seçmenlerinin Bahçeli’ye en iyi cevabı sandıkta vereceğini düşünüyorum.  Bu süreçte  mantıklı ve insancıl bir siyaset izleyen “insan hayatının her şeyin üzerinde olduğunu” söylemleriyle ve davranışlarıyla halka lanse ettiren  bu iki parti bir kayıp yaşamayacaklar.

Gelelim öbür 2 iyi dosta Akp muhakkak ki oylarını bir miktar arttıracaktır. Özellikle aynı yolun yolcusu olan BBP-Saadet ve Mhp oyları bir miktar Akp ye kayacaktır.

Ama burada önemli olan alınan yüzde değil. Bunu 7 Haziran’da yüzde oranları olarak aralarında fark bulunan Mhp ve Hdp’nin aynı sayıda milletvekili çıkartmasıyla da gördük.

Sonuç olarak erken bir seçimde de yine bir tek başına iktidar yönetimiyle yönetilmeyeceğimiz aşikar. Ama  Akp bunu yine de deneyecektir.. Bekleyelim ve görelim..

Bugün günlerden 10 ağustos. Dünyanın en uzun liderleri sıralamasında 4. Olan uzun odam geçen sene bu gün Reis-i cumhur seçilmişti. Başka söze gerek yok ..

Püskevit ve Demokrasi

Gerçekten de çok başka bir ülke Türkiye..

Seçim yaparız yapmasına ama sonra hile oldu falan deriz biz. Demokrasiye o kadar hızlı bir geçiş yapmışız ki hala demokrasinin ne olduğunu idrak edememişiz. Üzerinden neredeyse 1 asır geçmiş demokrasiye geçeli ama hala idrak edememişiz demokrasinin kendi kendini yönetebilme özgürlüğü olduğunu. Bu hak biz tanınmış tanınmasına ama ne sandığa gitmeyi becerebilmişiz ne de istediğimizi seçebilmeyi.

Hep söylerim Türkiye’de çok partili sistem yoktur. Türkiye’de çooooook partili sistem vardır. Eee haliyle bu kadar çok parti olunca bazı partiler birbirlerini yok saymaya falan başlıyor. Sonuç olarak aynı topraklarda doğmuş aynı ekmeği aynı suyu içmiş olabiliriz ama aynı püskeviti yememişiz demek ki.

Siyasete aklım erdiğinden beri ilk defa bir seçime umutla girdim. Aslına bakarsanız umut kırıcı bir sonuçla da karşılaşmadım. Ama ilerleyen süreç insanı gerçekten de umutsuzluk durumuna düşürmeye başladı.

Demokrasinin gereği olan koalisyonun ne olduğunu biliyor muyuz? Avrupa’da muasır medeniyet dediğimiz ülkelerin çoğunun koalisyonla yönetildiğini kaçımız biliyoruz. Koalisyon istikrarı bitiriyor mu yoksa gerçek demokrasinin gereği mi koalisyon. Çok seslilik bu kadar kötü mü? Yoksa çok seslilik beyin fırtınasına mı yol açar bunu idrak etmek lazım?

Aslında mesele o kadar tirajı komik ki. Meclis başkanlığı seçimlerinde ki Devlet Bahçeli bana üniversitede “Bana taktı bu hoca” dediklerimizi aklıma getirdi.

Gerçi Bahçeli de bir akademisyendi. Takan hocalardan birisi olmadığı ne malum. Merak ediyorum  Bahçeli’nin akademisyenliği döneminde dersinden bıraktığı öğrencileri. Bugün Bahçeli’yi gördüklerinde ne diyorlar acaba?

Bugün o öğrenciler gülerek bakıyor bence belki Bahçeli yüzünden mezun olamayanlar vardır. Eğer varsa insan onlar adına bir kat daha üzülüyor. Bundan seneler önce taktığı öğrencileri eğitiminden eden Bahçeli bugün de bizi demokrasiden ediyor. Bahçeli bilmiyor mu erken bir seçimde oylarını AKP’ye kaptıracağını. Aslında Sayın Bahçeli’nin matematikle istatistikle arasının ne kadar iyi olduğunu hepimiz biliyoruz ama bazen hocalar da yanlış hesaplar yapabiliyor.

Neyse biz yine de her şeye rağmen ümidimizi kaybetmeyelim. Sonuçta o bize takan hocalar emekli olduğun da biz o dersleri veririz.

En kötü ihtimal Bahçeli emekli olduğunda demokrasiyi tam anlamıyla yaşar bir elimizde çay bir elimizde püskevit keyfimize bakarız. (Çay da ki tercihim kaçak çay olacak yüksek ihtimalle.)

Kızıldere Katliamı 43 Yaşında

Mahir Çayan, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Ertan Saruhan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ömer Ayna ve Cihan Alptekin’in Kızıldere’de katledildiği Kızıldere Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçti.

Peki ne oldu Kızıldere de?

12 Mart 1971 darbesinden  sonra tutuklanan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için 27 Mart 1972’de Ünye’deki NATO üssünde çalışan yabancı görevlileri kaçıran 10 devrimci, 30 Mart tarihinde Kızıldere’de askerler tarafından ağır makinalı silahlarla katledildi.

Tokat’ın ufak bir köyü olan Kızıldere ev sahipliği yaptı bu katliama. Takvimler istemeye istemeye 30 Mart 1972’yi gösteriyordu. Katledilenler ise gencecik fidanlar ölmesin diye canlarını ortaya koyan ve bunun bedelini canlarıyla ödeyen yine gencecik, aydın ve etrafına ışık saçan fidanlardı..

Askerlerle donatılmış. Kızıldere’de köy muhtarına ait, kerpiçten yapılmış, etrafı ablukaya alınmış, 3’ü NATO üssünde görevli olmak üzere, 13 kişiye mezar olmuş bir ev.

Köylü o zamana kadar hiç görmediği, helikopterlerle tanışmış, havan topları, bombalar, makinalı tüfekler.. Hepsi tek bir kıvılcımı bekliyor, ortalığı kana bulamak için..

Kızıldere’deki köylüler dönemin Başbakanı Nihat Erim’in “yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar!” dediğini söylüyorlar. Nihat Erim’in böyle bir cümle sarf ettiğinin kanıtlanabilirliği az da olsa, katliama baktığımızda yegane belgeyi görüyoruz. Bir evin nasıl kan gölüne çevrildiğini, duvarlarının nasıl delik deşik edildiğini hepimiz biliyoruz..

Derin devlet operasyonu olarak tarihe adını kanlı harflerle yazdıran bu katliamda şaşılmayacağı üzere kimse ceza almadı. Bilakis ilk kurşunu sıkan jandarma Teğmeni Mustafa İlerisoy operasyondaki başarısından ötürü takdirname aldı sonra da terfi ettirildi..

Göz göre göre arkadaşları için ölüme giden bu gençlerin lideri Mahir Çayan, güvenlik güçleriyle iletişime geçmek için çatıya çıkıp: “Sıradan askerleri çekin üst düzeyler gelsin!” “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!” diyebilecek kadar korkusuzdu ve korkmadığı şey başına gelmişti..

Katliamdan sadece Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) MersinMilletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün sağ olarak kurtulduğu söylendi şimdiye kadar ..

Aslında;

Görülmektedir ki o evden sağ çıkan sadece Ertuğrul Kürkçü değildi; Saffet Alp de yaralı ama sağ çıkabilmişti. Savaş koşullarında bile yapılmayacak bir şekilde 23 yaşındaki bu gencecik insan alnına sıkılan kurşunla infaz edildi.

Bu ülkede olanlar hep gencecik fidanlara oldu ama;

Bitmedi Daha Sürüyor O Kavga,

Ve Sürecek,

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek!

 

Türk Milleti tuhaftır

Şaşırmayacağımız üzere bugün deTürkiye‘de üzerine yazılar yazılması gereken birçok olay gerçekleşti gel de gündemlerden gündem beğen..

CHP demokrasinin gereklerinden birisini yerine getirdi bugün. Yetmez ama Evet diyecekleri bir durumla karşılaştı CHP seçmen ve seçilenleri. Önceden belirlenen 55 ilin 10’unda geçtiğimiz günlerde ön seçim gerçekleştirilmişti. Geriye kalan 45 ilde de bugün ön seçimler gerçekleştirildi. Demokrasinin güzelliklerinden olan kendi vekilini vatandaşın kendisinin seçmesi düşüncesi az da olsa vüku bulmuş oldu emeği geçenlere teşekkürler.

Türkiye’nin en önde gelen tarihçilerinden olan namı diyar İlber Hoca bugün bir röportaj verdi. Ve acı bir gerçeği yüzümüze vurdu. ”900 yıldır değişmedik, Türkler öğrenmiyor” dedi. Aslında bu çok da tartışılası bir konu değil. Hepimizin bildiği bir gerçeği birinci ağızdan bir kez daha duymuş olduk. Bir şeyler değişir mi diye de eminim ki hiçbirimiz düşünmedik. Ee bu kadar kendini bilen bir toplumun bu özelliğini fıtratı olarak göreceğini şüphesiz ki hepimiz biliyoruz.

Uzun süredir dillerde dolaşan bir söylenti bugünler de ilk ağızlardan da tartışılmaya başland. Siyasetin MİT’i . Nedendir bilinmez ama Türkiye’de artık siyasal bir başarının sağlanması için ittifakların muhakkak olması gerektiği düşünülüyor. Görende bir İtilaf İttifak cephesi oluşturulacak zanneder. Çok partili sistemin Çoook Partili sistem haline geldiği ülkemizde ittifaklardan zarar gelmez muhakkak ama siyasetin MİT’i ne kadar başarılı olur veya böyle bir MİT olur mu hepimiz izleyip göreceğiz. Benim gönlümde geçen sağdaki bir MİT yerine soldaki bir ittifaktı oysa ki.

Biraz da dünyadaki gelişmelere değinelim. Bugün Arap Birliğinden önemli bir açıklanma yayınladı. Mısır Lideri Sisi Arap Birliği ülkelerinin ortak bir askeri güç konusunda anlaştığını söyledi. Sisi’den de bu beklenirdi tabi. Adam asker. Ama işin acı tarafı ne biliyor musunuz? Bir gün Orta Doğu ülkelerinin toplanıp da ortak bir bildiride. Aldığımız karar doğrultusunda ortak bir bilimsel faaliyet içerisinde bulunacağız diyebilecekler mi sizce? Anca ordu kurun siz maazallah bilimsel ilerlemenizi engellerler kim sıkacak silahları o zaman..

Ve dün beni en üzen olaylardan biri buradan binlerce kilometre uzaklıkta gerçekleşti. Fenerbahçe’nin efsane kaptanı Alex jübilesini yaptı. Her güzel şey gibi Alex’in futbol hayatının da sonu geldi ama işin acı tarafı bu Saraçoğlu’ndan çok uzaklarda gerçekleşti. Bu da bizim ayıbımız olsun. Her şey için teşekkürler kaptan. Biz yine de bir gün seni Saraçoğlu’nda selamlayacağız..

Sabah uyandığımda açıkçası ülke gündeminden utandım. Bu kadar olay olurken bizim konuştuğumuz konu çok canımı sıktı. Şişli Etfal hastanesinde yaşlı bir teyzenin koridorun ortasına yaptığı kakası ülkenin en büyük konusu haline geldi. Sanki konuşacak başka hiçbir konumuz yoktu da. Ciddi anlamda çok tuhaf bir milletiz. Neyzen Tevfik’in bir dörtlüğü geldi aklıma ben yazmayayım ama siz ne olduğunu zaten anladınız.

Ülkenin orta yerine birileri bir şey yapar konuşmazsın ama yaşlı bir teyzenin hastane koridoruna yaptığı şey ülke gündemi olur ee bize de sadece ağlanacak halimize gülmek kalır..