İstihbarat ve Portsmouth FC

Türkiye’de en ucuz şey ne diye sorsalar şüphesiz çoğumuz insan hayatı deriz. Gün geçmiyor ki insanların ölüm sebeplerine şaşırmayalım. Ana Haber bültenlerinde gördüğümüz ilginç ölüm haberleri bizi şaşırtmıyor artık. Bu kadar köreldik mi cidden? Yoksa artık öğrenilmiş ve kabullenilmiş bir çaresizlik içerisinde miyiz?

Gezi Parkı olaylarında gencimiz yaşlımız, politiğimiz apolitiğimiz, öğrencimiz işçimiz, hepimiz orada değil miydik? Ulan hepimiz oradaydık be ve hepimiz ölümün o soğuk yüzüyle karşılaşmamış mıydık? Hepimiz ensemizde hissetmedik mi o soğuk nefesi. Hepimiz koşmadık mı sağa sola hepimiz siper etmedik mi canımızı bir başkasının canı için?

Evet yaptığımız şeyin politik çözümlemesini yapmak da bize düştü. Eyleme katılanların bazıları ilk 3 gün dedi bazıları son 5 gün bazıları hepsi doğruydu dedi bazıları hepsi yanlış. Ama ne fark eder ki hepimiz oradaydık be..

Ne olursa olsun toplumsal bir ayaklanma içerisinde yer aldık. Başarılı olduk ya da olmadık ülkeye zarar verdik ya da vermedik bunun bilinci toplumda muhakkak değerlendirildi. Ama en önemlisi canlar yitip gitti bu süreçte.

Kimini sopalarla dövdüler kimini joplarla kimini gaz fişekleriyle. Bir polis gösterici kovalarken metrelerce aşağı düştü ve hayatını kaybetti. Siz zannediyor musunuz ki eyleme katılanlar polis canından oldu diye sevindi. Hayır yitip giden her can için o eylemdeki her canın canı yandı.

İçlerinde birisi vardı. Henüz 15 yaşında. Daha gencecik bir fidan. Ve yitip gitti o Çocuk. Bu ülkede olanlar hep gencecik fidanlara olmadı mı ? Kimileri asıldı kimilerinin asılması için yaşı büyütüldü. Kimisini üniversitenin yurdundan aşağıya attılar kimisi ise çatışmalarda ölü ele geçirildi. Ama gitmek en çok geride kalanları yaraladı. Geriye dönüp baktığımız da o kadar çok fidan kaybettiğimizi görüyoruz ki ülkenin ormansız kalması çok da anlamsız gelmiyor artık bana.

Ama o yitip giden fidanlar seneler sonrada olsa değerini hiç yitirmedi bu ülkede. Ne kadar kötü yanlarımız olsa da biz en sonunda hakkı hak sahibine verebilen bir toplumuz. Bardağa dolu tarafından bakmak olsa gerek buda.

Evet 1 sene önce 269 gün boyunca komada kaldıktan sonra 15 yaşında 16 kiloluk bir çocuk hayatını kaybetti. Ve biz o 16 kiloluk bedeni milyonlarca insan sırtımıza alıp da taşıyamadık bizde açtığı o ağır yaradan dolayı. O 16 kiloluk küçücük bedeni Seyit Onbaşının kaldırdığı 250 kiloyu aşan top mermisinden daha ağır geldi bize.

Ne  olursa olsun dedim ya gitmek en çok kalana koyuyor diye. Aradan 20 senede geçse benim içimdeki acı dinmeyecek çocuk. Yaşayamadığın her gün için kendimi suçlayacağım . Ama ne olursa olsun sen iyi ki  var oldun  ..

Reklamlar

İstihbarat ve Portsmouth FC

Portsmouth FC İngiltere’de mücadele eden bir futbol takımıdır. Asıl takma adları Pompey olmasına rağmen, The Blues (Maviler) ya da The Blue Army (Mavi Ordu) diye de anılmaktadırlar.

İşin ilginç ve dikkat çekici tarafı ise ambleminde Ay-Yıldız olan bir Futbol kulübü olmasıdır.

Kulübün kuruluşu ise rivayete göre;

2.Abdülhamid döneminde gerçekleştirilmiştir.

“İngilizlerin gizli teşkilat grubunun, İstanbul’da bir Futbol Takımı kurup, operasyonel ve bilgi toplama istihbarat çalışmaları yaptıkları tespit edilir. Rum ve Ermeni gençlerden oluşan bu takım; İstanbul ve Ali Osmaniye’de birçok karanlık olaya ve faaliyete imza atar.” II.Abdülhamid bunu öğrendikten sonra hemen emir verir: “Derhal İngiltere’de bir Futbol Takımı kurulsun.” Ve talimatlar doğrultusunda İngiltere de bu kulüp kurulur. Armasını da II.Abdülhamid belirler.

Tabi bu takım hakkında birçok rivayet bulunuyor. Anlaşılan bu takım belki de Osmanlı’nın İngiltere’ye uzanan büyük hedeflerinin bir işaretidir ama en önemlisi, II.Abdülhamid’in İngiliz istihbaratına karşı deklarasyon operasyonudur.

Şimdi her ne kadar Osmanlı devletini gerek işleyişiyle gerekse de toplumsal yapısıyla bugün eleştirsek bile dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Son dönemlerinde ”Hasta Adam” olarak nitelendirilen Osmanlı son nefeslerini ciğerlerine çekerken bile istihbarata önem veriyor.

Evet Osmanlıda iyi eğitimli insanlar son dönemlerde yerini eğitimsizlere bıraktı. Evet teşkilatlanma deneyimden ve bilgiden uzaklaştı. Ama ne kadar kötü bir vaziyette de olsa devlet istihbaratın önemini hiçbir zaman unutmadı.

Kendini Osmanlı’nın varisi olarak gören Türkiye’de bugün istihbarata gereken önem veriliyor mudur sizce? Yoksa olay koltuk savaşları boyutuna mı ulaştı. Türkiye istihbaratta ne kadar donanımlı ne kadar deneyimli ve ne kadar başarılı. Devletin her yapısı bozulabilir eğitim, adalet, güvenlik, demokrasi ve akla gelen bir ton şey. Bunlar uzun vadede tarifsiz zayiat oluşturacaktır. Ama eğer istihbarat konusunda yeteneksiz ve başarısızsanız işte o zaman süreç gerekenden çok hızlı ilerlemeye başlar.

Portsmouth’a dönecek olursak son yıllarda mali kriz nedeniyle 2 kere kayyumluk oldular ve 4 yılda 3 kez küme düşerek daha önce 1978-1980 arasında oynadığı League 2’ye kadar gerilediler. Şu anda taraftarlar tarafından yönetiliyorlar. Ve eski günlerine dönmeleri çok zor görünüyor.

Benim bu kulübe olan ilgimi bilen birisi İngiltere’den bu takımın formasını bir doğum günümde aldırıp getirtmişti. Galiba hayatımda aldığım en değerli hediyelerden birisi olacak. Ve evimin en özel yerinde asılı durur. Ona da buradan bir kez daha teşekkür edeyim.

Bu arada Futbol ‘un neden hala siyaset dışına çıkamadığını da bir nebze olsa anlamış olduk. Zaten futbol siyasetin hiç dışında olmadı ki.

Unutmadan Tarihte Bugün;

·         1972- TBMM, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararını, 53 red, altı çekimser, 238 kabul oyuyla onayladı

Hep de şu çekimser oylara sinir olmuşumdur sizde en az kabul oyu verenler kadar suçlusunuz!

Zümrüd-ü Anka

Kimdir bu Zümrüd-ü Anka kuşu? Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüd-ü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşudur.

İran efsanesine göre, bu kuş o kadar yaşlıdır ki dünyanın yıkılışına üç kez tanık olmuştur. Tüm bu zaman boyunca, Simurg o kadar çok öğrenmiştir ki tüm zamanların bilgisine sahip olmuştur.

Zümrüdü Anka, öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvarmış. Yuvanın içinde ölümü beklermiş. Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar. Anka oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğarmış.

Bu kısır döngü sürerken, kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelmiş ki, Anka’dan yardım istemeleri gerekliymiş. Birden Anka’nın uzun süredir hiç görünmediğini fark

Ancak Anka’nın yuvası, etekleri bulutların üstünde olan, görkemli Kaf Dağı’nın ta tepesindeymiş. Oraya ulaşmak için, yedi dipsiz vadiyi geçmek gerekiyormuş. Bu vadiler öyle zorluymuş ki yolda bir sürü kuş kaybolmuş.

Ee bu vadilerin bazılarından söz edelim o vakit :

 “AŞK” vadisi

Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar. Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler.

 “CEHALET” vadisi

Her şey güzel gelmiş gözlerine.  Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki. Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler, kaya mı ağaç mı ne fark edermiş ki. Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar. Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar.

 “YALNIZLIK” vadisi

Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş. Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş. Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış. Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysaki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış.

“BEN” vadisi

Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış. Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış. Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi.Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar. Ta ki vadiden çıkana “BEN” den uzaklaşana kadar.

Ve nihayet vadiden Kaf Dağı’na vardıklarında, dünyadaki bütün kuşlardan geriye sadece 30 tane kalmış. Zorlu vadilerden geçen bu 30 kuş, yuvaya vardıklarında bir de öğrenmişler ki  ANKA “OTUZ” demekmiş. Onların hepsi Anka’ymış. Yani kurtarıcı, bilge, mükemmel kuş; bu vadileri geçen kuşmuş.

Nefsine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğiten kuşlar Anka’ymış.

Böyle efsanevi bir kuş bizim zihniyetimize o kadar işlemiş ki bugün bile hala ümit taşıyabiliyoruz yanmış ve yok olmuş şeylerin bir gün tekrar geri gelebileceğine.

Osmanlı geri döner mi? Tekrar dünyanın süper gücü olur muyuz? Bu ülkeye adalet gelir mi? Kadın-Erkek eşitliği olur mu? Adalete güvenimiz sonsuz olur mu? Biten aşklar eskiden de dolu ve ihtirasla geri döner mi?

Umut güzel şey ne olursa olsun efsane de olsa umut etmeye devam edin. Ben yanmasam sen yanmasan nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa  ??

Bu kadar zor mu?

Bugün şu 1 haftalık süreçte Türkiye’de yaşanan ölümlere mercek tutmak  istedim. Muhakkak ki ölen yüzlerce insan arasından sadece birkaç tanesine değinebileceğiz zaten fazlasını yürek kaldırmıyor.

İlk önce Hemşerim Özge Can’dan başlamak istiyorum. Büyüdüğüm ve doğduğum şehir Mersin bize ilkokul çağlarında öğretti kozmopolit bir hayat felsefesini. Türk sıra arkadaşım da oldu Kürt öğretmenimde Gürcü manavımızda oldu alevi komşumuzda. Babamın iş arkadaşları Laz’dı Kürt’tü Çerkez’di Arap’tı.

Mersin’i yıllarca Arap asıllı bir siyasetçi de yönetti. Barındırdığı ilçelerden birisini Kürt asıllı bir siyasetçide. Sempatizan gösteriler dışında hiç sokak kavgası olmadı bizim oralarda. Palmiye ağaçlarıyla örülü sahilde ufka bakarken çekirdeği Kürt bir çocuktan aldık çayı Arap bir amcadan. Alışveriş yaptık, akraba olduk, yıllarca komşuluk yaptık birbirimize. Ve övünçle söylüyorum ki ben sokakta oyun oynarken çocuk yaşımda hep başka komşulardan içtim suyu. Onlar hem Arap’tı hem Kürt hem alevi hem Ermeni hem de Rum. Açıkçası hepsinin emeği var üzerimde. Peki sizin üzerinizde yok mu çoğunluk içerisinde azınlık dediklerimizin.

Memleketini seven her insan gibi haberi okuduğumda baka kaldım ekrana. Gencecik bir kız çocuğunu sadece midibüse bindi diye öldürdüler mersinde. Ve belki de ilk defa utandım Mersin’liliğimden. Ama idrak etmek zor olmadı durumu problem Mersin’de ya da Mersinlilerde değildi. Biz bir yerde çok büyük bir yanlış yapıyorduk ama nerede.

Çok geçmedi bir gazeteci öldürüldü İstanbul’da. Ve tek suçu kartopu oynamaktı masumca. Belki bir çocuk gibi eğleniyordu o sıralarda ama ufacık bir kartopu işyerinin camına geldi diye bıçakladı birisi Nuh Köklü’yü kalbinden.

Aslında o bıçak Nuh Köklü’nün kalbine değil de tüm ulusun çocukluğuna saplanmıştı oysaki. Hepimiz oynadık kartopunu. Ama bundan sonra çocuklarınız çocuklarımız kartopu oynamaya gittiğinde. Şüpheye düşeceğiz hepimiz başına bir şey gelir mi diye. Ve belki de engel olacağız çocuğumuzun çocukluğuna. Sen gelecek nesillerin de çocukluğunu kalbinden bıçakladın. Milyonlarca insanın çocukluğunu eksik bırakacaksın belki de. Suçlusun.

Ve Son olarak üniversite de gencecik bir arkadaşımız bıçaklandı. Mezun olmasına sadece 3 ayı vardı. İşe girecek evlenecek çocukları olacaktı belki de. Siz inanıyor musunuz 1 kişi öldüğünde 1 kişi ölüyor. Aslında koskoca bir aile yok oluyor o kişi gittiğinde.

Aslında işin özetini Fırat’ın babası söyledi. Kendisinin CHP’li olduğunu söyleyen Fuat Mahir Çakıroğlu, “Ben CHP’liyim, yönetici değilim. Gider oyumu kullanırım. Ama oğlum MHP’li oldu. Suç mu öyle olması?

Gerçekten suç mu farklı olmak?

Kadın-Erkek Türk-Kürt-Laz-Alevi. Çocukluğunu yaşamış ya da yaşayamamış olanlar.

Gezi olaylarında yan yana değil miydiniz hepiniz. Tüm farklı olanlar. Ne oldu da bu kadar çabuk nefret dolu olduk biz.

Sevgi emek ister sevgi insan ister öldürmeyelim birbirimizi sevecek bu kadar insan varken yepyeni bir dünyayı sevgiyle kuralım.

Bu kadar zor mu?

Şeb-i Arus

Şeb-i Arus Mevlevilikte Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin öldüğü gecedir.Mevlana Celaleddin-i Rumi, bu geceyi Rabb’ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğü Düğün Gecesi olarak adlandırır ve gelenek dolayısıyla her yıl Konya’da düzenlenirdi. Ta ki birkaç sene öncesine kadar. Birkaç sene önce ne mi oldu? Şeb-i Arus törenleri Konya’dakine alternatif olarak İstanbul’da da yapılmaya başlandı. Nedenine mantıksal bir açıklama ben bulamadım umarım siz bulmuşsunuzdur. Mevlana tüm dünyanın saygı duyduğu bir kişiliktir nedeni de içinde barındırdığı hoşgörü ve insan sevgisidir. Bu nedendendir ki hiç bir siyasal oluşum Mevlana’yı siyasete katmaya yeltenmezdi fakat bu sene Şeb-i Arus törenlerinde hem siyasal bir protesto yaşandı (2 kişi olsa da protesto protestodur ! ) hem de 3 gün öncesine kadar toplumda derin tartışmalara neden olan bir sanatçı  törenlere katıldı ve bir de şiir okudu. Ne diyordu bu şiirde Mevlana “Harama bulaşan gözüm, güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun etme..” 741 yıl öncesinden bugüne hala insanın içine tesir eden bir dörtlük olmuş olsa gerek !

Dün gündemi sadece Şeb-i Arus törenleri belirlemedi tabi.. Sözde bir sendika başkanı eğitimci arkadaşımız açıklama yaptı “Çıkışı yok , dönüşü yok  son bulmalı”dedi neydi bu son bulması gereken? Kızlı erkekli eğitim artık son bulmalıymış . Bu arkadaş öyle olması gerektiğini düşünüyor. Tam da Şeb-i Arus gününde yapılan bu açıklama kimlerin kemiklerini sızlattı az çok tahmin ediyoruz.. “Ne olursan ol Gel”diyen bir nesilden “Kızsan bu tarafa Erkeksen bu tarafa” diyen bir nesile..

Bugün dünya tarihinin en ilginç karakterlerinden  Nostradamus’un doğum günü. Kehanetleriyle dünyaya nam salmış bu kişinin benim en sevdiğim kehaneti kendi mezarıyla ilgili olanıydı. Hikaye şöyle: Fransız İhtilali sonrası 1791 yılında sarhoş Fransız askerleri Nostradamus’un mezarını açtılar..

1566 yılında ölen Nostradamus’un üzerinde, mezarın açıldığı tarih olan “1700” yazılı bir madalyon bulundu.

Madalyonda yazılanlarsa şunlardı ;

Kim ki, bulduğunda mezarı açacak.. ve kim ki açtığı bu mezarı hemen kapamayacak lanet onu bulacak ve nedenini bilmeyecek..

Hikayeye göre, bu askerler daha sonra Marsilya’daki üslerine geri dönerken kral taraftarları tarafından pusuya düşürüldüler ve vahşice öldürüldüler..

Kendi mezarını bulanlara bile bir kehaneti olan Nostradamus acaba son 12 senede bu ülkede olanlara dair en ufak bir tahmin yürütebilir miydi ??

Bir Umudun Hikayesi Köy Enstitüleri

”Samsun’un Çarşamba İlçesi Kumköy İlkokulunda öğretmenlik yapan Dilek Livaneli, Varley Gems Vakfı Küresel Öğretmen Ödülü Komitesi’nin seçtiği ”dünyada en iyi 50 öğretmen” arasında yer aldı. ”

Dün bu haberi okuduğum zaman gurur duydum. Ama bu gurur sadece bizden birisi olmasından kaynaklı değildi burada önemli olan bu başarının taşrada öğretmenlik yapan biri tarafından kazanılmış olmasaydı. Konu öğretmenlikten başarıdan ve de en önemlisi Köyden açılmışken benim görmememe yaşamamama rağmen her gün özlemini yaşadığım köy enstitülerinden bahsetmek istiyorum..

Köy Enstitülerinin temelini Atatürk atmıştı. Ama faaliyete geçirme Milli Şef döneminde 17 Nisan 1940’da gerçekleşti. İşin başında ise Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel vardı. Okuma yazma oranı savaş sonrası Türkiye’sinde sırf alfabe değiştiği için değil zaten az sayıda okuma yazma bilen insanların savaşta yaşamını yitirmesi nedeniyle yerlerde sürünüyordu. Bu enstitülerde amaç Anadolu’yu milletin efendisi vesilesiyle şaha kaldırmaktı. Ve bu okullardan ilkokul öğretmenleri yetiştirmekdi.

Bu enstitülerde 1940-1946 arasında 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirildi. 750.000 fidan dikildi. Çünkü bu okullarda eğitim sadece kitaplardan verilmiyor öğretimde eğitimle en iyi şekilde harmanlanıyor uygulamaya önem veriliyordu.

Enstitüler gerek halkın buraları komünist yuvası zannetmesi gerekse Truman Doktrini sonrası yardım alabilmeyi düşünen ve Sovyet ekolünden korkan hükümetin pes etmesi sonucu 1954 senesinde kapatıldı.

Bu enstitüler kapatılana kadar 1308 kadın 15.943 erkek olmak üzere toplamda 17.251 kişiye eğitim verdi. Okulu bitiren öğrenciler Öğretmenlik dışında ziraat+sağlık+duvarcılık+demircilik+terzilik+balıkçılık+arıcılık+bağcılık+marangozluk ve daha sayamadığım bir çok branş hakkında da bildi sahibi oluyordu.

Her öğrenci 1 senede Dünya klasiklerinden Türkçe’ye çevrilen minimum 25 klasiği zorunlu olarak okuyor okul bittiğinde en az 150 klasiği bitirmiş hale geliyordu. Sadece edebiyat alanında dolgun olarak mezun olduklarını söylemek cahillik olur. Her öğrenci en az 1 müzik aleti çalıyor müzik derslerine de dönemin en iyi sanatçıları geliyordu. Bunlara Aşık Veysel ve Ruhi Su’yu örnek vermekle yetineceğim. Buradaki öğrenciler Tiyatro oyunları da sergiliyor ve sahnede Kızlı-Erkekli devleşiyordu. Okulda herkes aynı üniformayı giyiyordu buna okulun müdürü de dahildi. Öğrenciler de okul yönetiminde söz sahibiydi. Zaten o okulu oraya inşa edenler de o köylü halk ve öğrencilerdi.

Türkiye’nin fıtratı haline geldiği gibi bu başarılı girişim de cezasız kalmadı ve kapatıldı. Ama şunu unutmamak lazım Türkiye’nin kitap dahi girmemiş olsa bütün köylerinde milletin efendisi hala hüküm sürüyor. Ümidimizi kaybetmeyelim, aydınlanma yine en ücradan en beklenmedik yerden köyden o okullardan o öğretmenlerden gelecek.. .

Zamanın behlinde

Bir ülke düşünün günde 20 tane sürmanşet olabiliyor ve olanların hepsi emin olun ki yurt dışında olsa gündemi değiştirebilecek boyutlarda. Ama konu bu ülke olunca anlık etkiler yaratıp kayboluyorlar. Bu ülkenin Ana Haber Bültenlerinde hala 15-20 dakika magazin haberleri kendine yer bulabiliyor.

Gelelim yazının başlığının neden ”Zamanın Behlinde” olduğuna. İnanıyorum ki bundan 20 yıl sonra hepimizin çocuklarına anlatacağı tonla hikayesi olacak ve hikayeler böyle başlayacak ”Zamanın Behlinde bir ülke vardı. Aman Haa çok uzaklarda arama ! Bu ülkede de Fuat Avni takma adında bir karakter yaratıldı gerçek midir hayal midir biz hala öğrenemedik bana kalırsa sen de fazla burnunu sokma ! Bu arkadaş hergün sosyal platformda yazılar yazar devletin yaptığı ne varsa ifşa ettiğini söylerdi. Hadi buna halk inanırdı tamam da Devletin Başbakan Yardımcısı da çıkıp ”Umarım yazdıkları kadar vahim değildir” diyordu. Çünkü medyamız o kadar özgür ve tarafsızdı.”Ee çocukta boş durmayacak ya soracak tabi ”Peki Sen ne yapıyordun o esnada?” Umarım hepinizin bu can alıcı soruya verebileceği bir kaç satır cevabı olur !

Bu arada unutmadan Tarihte Bugun  Başbakan İsmet Paşa ”Başlıca hedefimiz milli paramızı kıymetlendirerek altına bağlamaktır ” dedi . Bu sözü dinlemek lazım !